“Yazıdaki ahlakın farkındayım” – Gündüz Vassaf ile söyleşi

“Gene yola çıkıyorum nereye gideceğimi bilmeden. Ne yazacaklarını bilen romancılarda, bence en kötü şey, hikâyenin sonunu biliyor olmaları. Önceden kestirilen yere varmak. Belirlenmişe, hedefe doğru yazmak. Boş fileyi siparişle doldurmak.” Bunlar, Gündüz Vassaf’ın “Mostari” adlı kitabında geçen cümleler. İnzivaya çekilmek üzere Mostar’a giderken, zaman içinde bir köprü bekçisine dönüşeceğini bilmeyen bir yazarın sözleri. Kitabı okudukça bu belirsizliği içinde hissediyor insan. Belki ben de bu yüzden elimde defterim, yanımda kayıt cihazım, kafamda sorularımla bu söyleşiye giderken bu kadar heyecanlıyım. Her türlü hazırlığa rağmen hazır değilim, hazır hissetmiyorum. Mostar Köprüsü’nün Vassaf’ı “zapt ederek” bir köprü bekçisine, yani mostariye dönüştürmesi gibi, “Mostari” de beni meraklı bir kız çocuğuna dönüştürüyor. Defterimde yazılı olmayan o kadar çok şey var ki aklımda, hangisi soracağımı şaşırıyorum. Daldan dala sohbet ettikten sonra, kalanları da “bir dahaki sefere” diye düşünerek cebime tıkıştırıp ayrılıyorum.

 

  • İnzivaya çekilmek istediniz, Mostar’a gittiniz, başınıza neler geleceğini bilmiyordunuz.

Ne kadar kalacağımı bile bilmiyordum. Bir hafta kalıp da dönebilirdim.

  • Peki köprüyle ilgili bir duygunuz, düşünceniz var mıydı?

Hiç yoktu. Haberlerdeki binlerce felaket içinde, dünyanın bir köşesinde, dikkatinizi biraz daha fazla çeken bir felaket olur. Ben de o şekilde köprünün bombalandığını biliyordum, o kadar.

  • Yani siz Mostar’a köprü için gitmediniz.

Tanımadığım ve tanınmadığım yerde olmak istedim. Tek başıma olmak istedim.

  • Kitabın içtenliğinden çok etkilendim. Kolay bir şey değil aslında günlük tutup sonra bunları herkesle paylaşmak. “Mostari”de otosansür var mı?

Yok. Tekrar edilen ifadeler belki atılmıştır basım öncesinde ama onun dışında sansür yok. Zaten köprü bekçisi mecburdu böyle yapmaya. Mostari kendini, her şeyi kaydetmekle yükümlü hissediyor. İleride neyin önemli olacağını bilmediği için her şeyi yazmak istiyor. Orada bir çıplaklık var. Oraya giden Gündüz’ün Mostari’ye dönüşme süreci var. Bu süreçte içinde ne varsa döküyor ortaya, soyunabilmek ve Mostari olabilmek için. Ama bu önceden planlanmış bir süreç değil, kendiliğinden oluyor. Nasıl âşık olunca içinizi dökmeye başlarsınız sıfırdan başlarcasına, köprüyle tanışmam da böyle oldu.

  • Her şey bu kadar kendiliğinden gelişmişken kitabın basım kararı nasıl alındı?

Mostar Köprüsü’nün Tara ayağındaki kitapçının vitrinine bakarken “Bir gün acaba bu günlükler de kitap olur mu?” diye aklımdan geçirmiştim. Bir anlık git-gel oldu. Sonra Raşit Çavaş’a gösterdim, arkadaş gözüyle bir baksın diye. O da hemen basılabileceğini düşündü.

  • Kitabı çok hızlı, severek ve hayranlıkla okumamın en önemli nedeni gözlemlerinizdeki incelikti. Gözlemciliğin bir karakter özelliği olduğunu varsayarsak, bu başa bela mı? Yazarlığınıza bir katkısı var mı?

Başa bela olan bence akademisyenlik. Çok sevdiğim bir arkadaşım, “Yazarken hocalık yapma, sen ol,” derdi. Başa dert olan şey, açıklamaya çalışmak, yorumlamaya çalışmak. Görmek bela değil ama algılama sürecine geçtiğinizde dert oluyor. Çünkü o zaman gördüklerinizi kategorilere sokmaya çalışıyorsunuz. Şimdiye kadar yaşadığımız tecrübelerin ışığında, gördüklerimizi yargılama sürecine girdiğimizde başa dert oluyor.

  • Bu yargılama süreci kaçınılmaz değil mi?

Kaçınılmaz olmak zorunda değil. Yargının hoş bir şey olmadığının farkındaysak daha az yargılayıcı olabiliriz.

  • Kitabınızda söz ettiğiniz “ötekileştirme” meselesi var. Bizim gibi olmadığını varsaydığımız kişileri hemen “öteki” diye adlandırabiliyoruz. Ama bir de “eleştiri” var. Eleştirinin sınırları nedir? Ya da yargılamadan, ötekileştirmeden eleştirmek mümkün mü?

Şair Nerval, “Je suis les autres” der. “Ötekiler ben’im, içimdeki ötekiler ben’im” der. Ressam arkadaşım Altan Adalı da “En zor resim otoportredir çünkü kendi yalanını hemen yakalarsın,” demişti. Kendimizi gördükçe, başkalarını daha az yargılar hale gelebiliriz. Ne kadar kompleksli biri bile olsam, kendi sabitimde durduğum için başkalarını ötekileştiririm. Ama kendi değişimimi görebilirsem işler değişir. Günlükler bu anlamda önemli. İçten bir günlük tutuyorsanız, değişimi anlamış olabiliyorsunuz. Bence en doğru yol kendimizi eleştirmek. Bu şekilde bizce doğru olanı, iyi olanı göstererek zaten tavrımızı ortaya koymuş oluruz.

  • Kitapta birçok soru var kendinize ya da bize sorduğunuz. Siz kendinize sorduğunuz soruların cevaplarını buldunuz mu?

Cevaplarını hiç düşünmedim, sadece sordum. Köprünün altından sürekli akan bir Neretva Nehri var. Köprü sabit gibi duruyor ama nehir sürekli değişiyor, renkleri değişiyor. Soruların, değişimin sonu yok.

  • “Üstünden geçmeye hazır hissetmediğim Mostar Köprüsü’nde adımlarım ileriye gidemedi.” Bu, kitabınızdan alıntıladığım bir cümle. Yazmak da böyle bir süreç mi sizin için?

Değil. Yazmaya başladığımda nereye gideceğimi, ne yazacağımı hiç bilmiyorum. Tabii bazı romancılar kitaplarının çatısını kurar. Usta bir satranç oyuncusu gibi taşları yerlerine oturtur. Bende böyle olmuyor. Ben lokantada yemek bile ısmarlamak istemiyorum. Hatta başka birisi ısmarlasın ve ben duymamayım istiyorum. Tabak önüme geldiğinde sürpriz olsun istiyorum.

  • Yabancıların Mostar’ı gördüklerinde şaşırdıklarını, “onun soyut yalınlığını şark şöhretiyle bağdaştıramadıklarını” yazmışsınız. Onlar için Mostar şark ama bizim için garp. Sizin için şark nedir?

Çin’de bir okuldaki duvar haritasına bakın, doğu Japonya’dan başlar. Batı da Rusya’dan… Kuzeyli-güneyli olmak da böyle… Durduğunuz yere göre değişir. Bu değişkenliği görmediğimiz için kendi yerelliğimizin yönlerinde kalıplaşıp kalıyoruz. Ve abartarak kalıplaşıp kalıyoruz. Oryantalizm gibi kuramlar olunca da durduğumuz yere iyice çakılıyoruz.

  • “Ankara için Mostar Köprüsü etnik temizlik kurbanı. Baraj sularına mahkum ettikleri Hasankeyf?” diye soruyorsunuz. Belki burada yine aynı yere geliyoruz: insanın durduğu yerden etrafına bakması. Ve bu bakışın her şeyi şekillendirmesi. Bu anlamda binalarla insanlar, yönetimler, milletler arasında bir bağ var mı?

Var tabii. İnsanlar Avrupa’dan Yeni Dünya’ya, Amerika’ya gittiler. Demir ve çelik Avrupa’da da vardı ama gökdelenleri Amerika’ya diktiler. Çünkü yeni bir başlangıçtı ve sınırsızlığı hissettikleri bir dünyaydı. Git git toprak bitmiyor, Kızılderilileri öldür öldür bitmiyor, dur diyen yok. Öbür taraftan 3. Reich döneminde, Hitler’in Almanyası’nda başka bir devlet anlayışı var ki onun mimarisi Türkiye’ye, İtalya’ya da yansıdı.

  • Peki o zaman Mostar’ı bu kadar özel kılan ne? Dünyanın her yerinden turistler geliyor kente.

Bence son Balkan savaşlarına kadar Mostar herkesin köprüsüydü. Ortodoksun, Katoliğin, Müslümanın. Hepsinin o köprünün üstünde anıları vardı. Bölgenin merkezi gibiydi Mostar Köprüsü. Üstünde fotoğraf da çektirebilirdiniz, el ele tutuşup yürüyebilirdiniz de. Milliyetçilikten öte, sahip çıkılan bir köprüydü. Ama değişik dönemlerde çeşitli milliyetçiliklerle, aidiyetlerle köprüyü sahiplenenler oldu. Mesela bir dönemde Avrupalılar, köprüyü Osmanlı’nın yapmış olabileceğine inanmamışlar. Düşmanlık duydukları ve aşağı bir uygarlık olarak gördükleri Osmanlı’nın böyle bir köprü yapamayacağını düşünmüşler. Roma köprüsü olduğunu ve Hadrian döneminde yapıldığını yazmışlar ansiklopedilere. Etnik temizlik döneminde de köprünün daha çok Müslümanlara ait olduğunu düşündükleri için yıkmışlar. Oysa köprü herkesin. Taliban’ın yok ettiği Buda heykelleri gibi. İçimizi sızlattı o olay. O heykeller hepimizindi. Dünya kültür mirasıydı.

  • Kitapta fotoğraflarla ilgili bir tespitiniz var. Fotoğraf çektirirken neden güldüğümüzü sorguluyorsunuz. Susan Sontag da “Fotoğraf Üzerine” kitabında bir turistin bir yerde fotoğraf çekerken o an ile kendisi arasında bir perde çekmesinden, “dur, çek ve yürü” der gibi, bir görevi yerine getirmesinden söz eder. Siz de bu kitap için fotoğraflar çekmişsiniz.

Ben o an’ı zapt ediyorum. Ama gerçek bir fotoğrafçı onu görüyor. Hem çektiğinin dünyaya nasıl baktığını, hem kendisinin dünyaya nasıl baktığını biliyor. Bunları birleştiriyor, yaratıyor. Ben burada sadece zapt ettim. Buradaydım, bunu gördüm dedim. Astronotun aya gidip bayrak dikmesi gibi. Bir saldırı biçimi benim yaptığım.

  • Anı yazmak da böyle bir şey mi? Anları zapt etmiş mi oluyorsunuz?

Benim için değil. Yazı yazarken kendimdeki değişimin farkındayım. Başkasına saldırdığımın da farkındayım. Onun için başkasına saldırmamak istiyorum. Yazıdaki ahlakın farkındayım. Neyi yazacağım, neyi yazmayacağım? Nasıl yazdım? Neden bunu yazdım da ötekini yazmadım? Çünkü her kelimeyi yazarken başka bir kelimeyi seçmemiş oluyorsun. O da başka bir ahlaki bir süreç. Ahlakın kapısını, penceresini kapatıp bu şekilde yazmak da mümkün. Ve ortaya müthiş bir kitap çıkabilir. Zaten var böyle kitaplar. Size nefret dolu bir katil duygusunu yaşattıran, içimizdeki o duyguları kabartan kitaplar var elbette. Bunlar insanın bir yönünü abartan kitaplar. Savaş gibi. Kitaplar savaş değil, sevgi için, barış için olsa… Kavga ederek, eleştirerek… Ama severek. O sevme duygusunu kaldırmadan…

  • “Farklı toplumların farklı acı eşikleri var,” demişsiniz. Sizce bunlar milli tavırlar mı? Neyle şekilleniyor bu tavırlar?

Bir ailede çocuklardan biri ailenin sancılı günlerini hisseder ve bu dönemler onda iz bırakır. Yaptığı esprilerde bile o izleri görürsünüz. Başka bir çocuk ise vurdumduymazdır. Oysa bunlar aynı ailenin çocuklarıdır. Hangi ulusun neden daha çok acı yaşattığını, kendi acısını ne kadar süreyle yaşadığını bilmek çok zor. O kadar çok tesadüfe ve farklı ötekileştirmelere bağlı ki… Mesela Türkler kendi acılarını pek göstermezler filmlerde. Bir Japon filmi vardı. Deprem ve tsunami oluyor. Ülkelerini terk etmek zorunda kalıyorlar. Hiçbir ülke Japonları istemiyor. Filmin son karesinde Avustralya çöllerinde kendilerine bir gölge arıyorlar. Kendi acılarını sergiledikleri bir filmdi. Türkiye’de böyle bir film olmaz. Ama fetih filmi olur. İngiltere’de ise kendi ulusuyla ya da diniyle alay eden filmler var. Her ülkenin farklı yaklaşımları oluyor. Ama bence en önemlisi kendini ciddiye almamak. Kendinizi ne kadar az ciddiye alırsanız o kadar gülersiniz.

  • “Dil iktidar,” diyorsunuz. Modern dünyada, modern insanın dille nasıl bir ilişkisi var? Gücünün farkında mıyız?

Hayır, değiliz. Bu zamanla olan bir şey. Çocuk dili öğrenirken aslında bu gücün farkında. Annesini babasını nasıl kontrol edebileceğini öğreniyor ama onu dil olarak görmüyor, tavır olarak görüyor. Dilin bir güç olduğunu, birçok kelime arasından hangisini seçip hangisini seçmediğinizi ve bunun nedenlerini idrak edince dilin gücünü fark ediyorsunuz. Fakat dağarcığınız 300-500 kelimeyle sınırlıysa bu gücü bilemezsiniz. İfade biçimlerinin değişkenliğinin farkında olabildiğiniz zaman dil bir güç oluyor. O gücü en çok kullananlar da reklamcılar, siyasetçiler, şairler. Ama şairlerin farklı bir amacı var. Onlar kendilerini ve dünyayı keşfetmek istiyorlar.

  • Bizim dilin gücünün farkında olmayışımız, edebiyat için de tehlike çanları çaldırıyor mu?

Edebiyat fakiri bir ülkeyiz zaten. Kütüphane yok Türkiye’de. Mesela Kabataş’tayız şu anda, etrafta kütüphane yok. Yüzme havuzlu siteler yapılıyor. Ama kütüphane, kitapçı yok. “Şu kitabı okudum” diye caka satma durumunda bile değiliz. Böyle bir açlık yok, ihtiyaç hissedilmiyor. Çok daha güvenli, oturmuş bir ülke gerektiriyor edebiyatın gelişmesi. Kitap okuma serüvenine girebilmeniz için huzurlu bir ortam olmalı. Okumak, devamlı bir süreç çünkü. Masal geleneği de bitti. Sözlü kültürü çok kuvvetli olan bir kültürel mirası vardı Türkiye’nin. Bu da teknolojiyle birlikte kaybolup gitti.

  • “Mostari”de bir manifesto var. O sırada Occupy Wall Street ve Tahrir olayları yaşanmış, Gezi direnişi henüz yok. Sivilleşme sürecinin başladığını, dünyanın başka bir yöne girdiğini söylemişsiniz. Bugün bakınca Türkiye için de bir öngörü gibi.

Hiç şaşırmadım. Bu belki 10 yıldır değişik ortamlarda düşündüğüm, dile getirdiğim bir gelecekti. Bu manifesto hepsinin derlenmesi oldu aslında. Benim kuşağımın, yani 68 kuşağının gençlere apolitik demesini hiç doğru bulmadım. Bu yargı tamamen dıştan bir bakışa dayanıyordu.

  • Anladığım kadarıyla siz umutlusunuz değişimden yana.

Değişim kaçınılmaz. Çünkü türümüzde genel olarak özgürlüğe doğru bir gidiş var. Elbette yine kadın sömürüsü var, yine ataerkil toplumlar var, yine kadın kendini erkeğe beğendirmeye çalışıyor. Ama işler değişiyor. 68 döneminde ABD üniversitelerinde kız-erkek yurtları ayrıydı. Bir kız öğrenci ev tutup erkek arkadaşını getirince okuldan atılmıştı. Şimdi kızlar ve erkekler aynı katlarda kalıyorlar, aynı duşu kullanıyorlar. 1. Dünya Savaşı’nda gençler askere gitmek istemezlerse kurşuna diziliyorlardı. Şimdi vicdani ret bir hak. Bu çok büyük bir gelişme. Tarım toplumundan beri gelen bir anlayış, geçtiğimiz yüzyılda değişmeye başladı.

  • Sözü tekrar Mostar’a getirelim. Tekrar gidecek misiniz?

Çoktan gitmem gerekiyordu zaten. Borcum var Köprü’ye. Çok şey aldım ondan, geri vermeliyim. Kitabın sergisi de gidecek belki.

  • Köprüden geçecek misiniz?

Onu bilmiyorum.

  • Son olarak, kitabın bir yerinde Tanpınar’a atıfta bulunuyor ve “zamanın içine koşma” diye uyarıyorsunuz kendinizi. Zamanın içine koşmamak mümkün mü?

Zamanla acele bitiyor. Yapacak çok şey var diye düşünüyorsunuz. Yazı yazıyorsanız, başka yazmak istedikleriniz de oluyor. Ama “yazmasam da olur aslında”, onu bal gibi biliyorsunuz. Hiçbir şeyin kalıcı olmadığını biliyorsunuz artık. Hissediyorum bunu. Oysa 30-35 yaşlarındayken bir gün dünyanın sonunun geleceğini hiç düşünmemiştim.

 

Gündüz Vassaf, yaşadığı anların tahlilini yapan, kendine karşı dürüst bir insan. Yazarlığı da bu yüzden içten, bu yüzden çarpıcı. Ve belki de bu yüzden kendini herhangi bir meslekle, isimle, sıfatla tanımlamaktan hoşlanmıyor. İyimser bir filozof sanki. İnsanın içindeki iyiyi uyandırmaya çalışan bir bilge. Sözlerine kulak vermek gerek.

Söyleşiyi, “Mostari”den bir alıntıyla bitirelim: “Siz anneler, babalar, çocuklarınızdan gençliğinizi gizleyenler, siz, çağdaş düzenin çılgınlığından sahne çalan modern mesleklerin modern insanları, geçmişini kanattığımız acıların tüketicileri, kinlerinizin kalebendi yapmayın gençleri.”

Remzi Kitap Gazetesi, Eylül 2013