“Yazarın niyetini yazardan başka kimse bilemez” – Cemal Yardımcı ile söyleşi

Çeviri, sınırları kolay belirlenemeyen bir alan. Tıpkı yazı gibi, çevirinin de öznellikten tam olarak kurtulması imkânsız. Hal böyle olunca, çevirmenin işi nerede başlar, nerede biter, iyi-kötü çeviri nedir gibi sorular/kaygılar/kuşkular peş peşe diziliyor. Oysa belki de sadece şuna bakmak gerek: Yaptığı seçimlerin arkasında durabilen, bir çeviriyi içine sinene kadar evirip çeviren, hatalarını da başarılarını da benimseyebilen çevirmenler var mı? Elbette var. İşte bu çevirmenlerden biri: Cemal Yardımcı.

– Cemal Yardımcı ismini, Georges Perec’in “Kayboluş” adlı romanının tartışma yaratan çevirmeni olarak duyduk. Kısa süre önce de yine Perec’ten “Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?” isimli çeviriniz yayımlandı. Yani sizi çevirmen olarak tanıdık. Ama bildiğim kadarıyla Galatasaray Lisesi’nden sonra İTÜ’de makine mühendisliği okudunuz; Boğaziçi Üniversitesi’nde nükleer bilim yüksek lisansı yaptınız. Doktoranızı ise ekonomi alanında aldınız. Bu kadar farklı eğitim ve ilgi alanlarının ortasında bir meslek tanımlayabiliyor musunuz kendinize?

Doğrusu kendime bir meslek tanımlamakta zorlanıyorum. Öğrencilik dönemim uzun ve dolambaçlı oldu. Belki matematik okumak isterdim ama makine mühendisliğine girdim. Daha temel bir şeyler yapmak istiyorum düşüncesiyle nükleer fizikle ilgilendim. Bu işi hakkıyla yapmak için yurtdışına gitmek şarttı ama kişisel nedenlerle burada kalmayı tercih ettim ve ekonomiye sıçradım. Ondan sonra da uzunca bir süre Boğaziçi Üniversitesi’nde, akademik dünyanın alt basamaklarında dolandım. Ardından mühendis, ekonomist, bilgisayarcı olarak çalıştım. Edebiyat merakım başta da vardı, hep de sürdü… Son 3-4 yıldır daha çok yazıyla çiziyle uğraşıyorum. Ama bir meslek tanımlayamıyorum kendime. Edebiyat dünyasında hani bazı yazarlar marangozluk, işçilik gibi mesleklerden sonra yazmaya başlarlar ya, ben de farklı bir şekilde, ama yine dolana dolana edebiyata gelip takıldım.

– “Kayboluş”un girişindeki tanıtım yazısında bir roman yazmaya niyetli olduğunuzdan söz etmiştiniz. Herhangi bir gelişme var mı bu konuda?

O tabii biraz da esprili bir dille kaleme alınmış bir yazıydı. Böyle bir durum var elbette ama bunun üzerinden konuşmak doğru olmaz. Bazı yerlerde, “Madem yazarlık yapmak istiyorsun, neden çeviriyle uğraşıyorsun?” gibi eleştiriler yazılmıştı. Edebiyat, içinde edebiyat öğretmenlerinden edebiyat meraklılarına, çevirmenlerden yazarlara kadar herkesi barındıran kocaman bir dünya… Bu dünyaya bir biçimde bulaşmış herkesin yazıyla otomatik olarak ilişkisi söz konusu olduğu için herkeste değişik, hoş, farklı bir şeyler yazma isteği mutlaka vardır. Çevirinin çok farklı bir şey olduğunun farkındayım, fakat çeviri de edebiyat dünyasında bir meşgale olduğu için pek çok çevirmen gibi benim de böyle bir hevesim var.

– Biraz da kıskançlık yok mu? Çevirmekten çok zevk aldığım bazı eserlerde, “İşte yazılacaksa böyle bir şey yazmak lazım, ben de yazabilirim” diye özendiğim oluyor. Çevirmenin egosu mudur bu? Belki bunu “Kayboluş”ta kullandığınız ve epeyce tartışma yaratan “yarı-yazarlık” ifadenize de bağlayabiliriz. 

Buna kısmen katılırım. İlginin kökeninde mutlaka bir şeyler yapmak hevesi vardır. Yoksa zaten çevirmenlik, hele hele Türkiye’de yapılır iş değil aslında. Öbür taraftan, “Kayboluş”ta bütün çabam saf bir çevirmen çabasıydı. Çevirinin gerektirdiği şeyleri yapma çabasıydı. Kendi kalemini oynatma çabası hiç değildi. Bu “yarı-yazar” sözü de “tercüman, çevirmen, mütercim” diyemememin bir sonucuydu (kitapta “e” harfi hiç kullanılmadığı için). Araya sokmak durumunda kaldığım, farklı puntolarla araya girdiğimi hissettiren, çevirmen olarak söz aldığımı net bir şekilde söylediğim o pasajlar da yine tamamen kitabın çevirisinin gerekleriyle ilgiliydi.

– “Kayboluş”la ilgili olarak o dönemde yapılan tartışmalarda çevirinin bilimsel yönü, etik yönü, edebi yönü gibi pek çok bakış açısı ortaya atılmıştı ama bu eleştirileri yapanlar arasında, kitabı okumamış olanlar da vardı. Sizce biz eleştirmeyi ve övmeyi biliyor muyuz?

Eleştiri konusunda çok fazla konuşmak, “Türkiye’de eleştiri yok, kültürel hayat çoraklaştı” gibi doğruluk payı içeren, ama son derece basmakalıp şeyleri tekrarlamak istemiyorum. Türkiye’de yazılı edebiyatın kendisi Batı’ya kıyasla ne kadar yeni ve acemi ise eleştiri de onunla orantılı bir şekilde yolunu çizmeye çalışıyor. Mutlaka çok parlak örnekler de vardır ama sonuç olarak eleştirinin ya da edebiyatın toplumda karşılığı, yazılı edebiyatın doğduğu yerlere kıyasla çok daha sınırlı.

– “Kayboluş” göndermeler açısından son derece zengin bir kitap. Fakat hiç dipnot yok. Sevmiyor musunuz dipnotları?

Yazarın okura ipucu vermek ya da açıklama yapmak için koyduğu dipnotları tabii ki aynen yansıtmak durumundayım ama çevirmenin dipnot koyması gereksiz bir müdahale gibi geliyor bana.

Yazar, okuyucusunun birtakım şeyler bildiğini, bilmese de bunun önemli olmadığını düşünerek, varsayarak bir kitap yazmış. Ben dipnot koyarsam bu, Perec’in varsaydığından daha düşük profilli bir okur kitlesi olduğunu varsayarak çevirmek anlamına gelir. İkincisi, özel isimlerde değil de birtakım terimlerde dipnot düşmek, bir çeviri başarısızlığının ilanı gibidir bana göre. “Ben yazarın söylediğinin Türkçesini söyleyemediğim için bu dipnotu koyuyorum” demek gibi geliyor bana. Okur olarak da dipnotları sevmiyorum. Dipnotların büyük bir kısmı, küçük bir araştırmayla ya da düşünmekle bulunabilecek şeyler. Yazarın yapmadığı açıklamayı yapmak istemiyorum.

– Peki neden Perec? Türkçesine bakınca eserleri pek de kolay görünmüyor.

Aslında ne söylendiğine kafayı takarsanız, yazarın tam olarak ne dediğini Türkçe konuşan okurlara sunmak gibi ciddi bir kaygı taşırsanız eğer, her yazar zor. Neden Perec? Perec, çeviri konusunda herhangi bir adım atmadan önce hayran olduğum bir yazardı ve “Kayboluş” da çeviri konusunda, anadili Fransızca olmayan biri için meydan okuyan bir metindi. Yıllar yıllar önce ilk okuduğumda, bunu şöyle çevirmek, bu sözcük oyununu bu şekilde aktarmak mümkün diye düşünerek okumuştum.

– “Kayboluş”u okumanız ile çevirmeniz arasında kaç yıl var?

10 yıl vardır herhalde. Tamamen edebiyat keyfi için alıp okumuştum. Perec’i bana tanıtan da “Kayboluş” olmuştu. Böyle bir metnin varlığı ilgimi çekmişti. Hem maharetine, söz cambazlığına hem de edebi kıvraklığına hayran kaldım. Ondan sonra Perec benim için her zaman başta gelen yazarlardan birisi oldu. Takıntılı bir şekilde peş peşe bazı yazarların kitaplarını ya da belirli alandaki kitapları okumak gibi bir huyum vardır. O sıralarda peş peşe Perec’in bütün kitaplarını alıp okumuştum.

– Perec’in kitapları çok çeşitli. Örneğin “olağan-içi” ile “Kayboluş” ya da “Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?” arasında dağlar kadar fark var. Aynı kişinin yazdığını söylemek bile mümkün olmayabilir. 

Evet. Perec’in beni çeken, edebiyat konusunda bir anlamda eğiten bir özelliği de o oldu. Bir yazdığını bir daha yazmamış. Kimi yazar vardır, kitabın kapağına bakmadan iki sayfa okuyunca, üslubundan hemen tanırsınız. Perec öyle değil. Perec’in birbirine benzer iki kitabı neredeyse yok. Bir yazdığını bir daha yazmadan bütün bir edebiyat dünyasını baştan sona kat etmek gibi bir hedeften söz ediyor şakayla karışık olarak. İlk kitabı “Şeyler”, “toplumun dokusuna nüfuz eden sosyolog bir yazar” diye selamlanmış. Arkasından gelen kitap biraz şaşkınlık ve hayal kırıklığı yaratmış. Fakat kitaplar biriktikçe ve özellikle de başyapıtı “Yaşam Kullanma Kılavuzu” yayımlandıktan sonra, herhalde önce bir sindirme dönemi yaşanmış. Arkasından Fransa dışında da, giderek tüm dünyada uyanan bir ilgi olmuş. Bana klasikleşme yolunda bir yazar gibi geliyor. Bir biçimde geçtiğimiz yüzyılın kavrayışını, vicdanını edebiyat zevkini temsil eden bir yazar gibi geliyor. Kitaplar yayımlandıktan 30-40 yıl sonra birçok dile çevrilmeye başlamış. Mesela “Kayboluş”u 1980’den sonra Perec’in bir arkadaşı Almancaya çevirmiş; bir de her şeyin çevrildiği dile, İngilizceye çeviren bir meraklı çıkmış. Sonra bir sessizlik dönemi… Fakat şimdi İspanyolca, Rusça, Japonca, Hollandaca, Türkçede var “Kayboluş”. Bunların hepsi 2000 yılının az öncesi ve sonrasında yaşanıyor. Perec birdenbire parlayan bir yazar değil ama kendisine olan ilgi sürekli, yavaş yavaş tırmanan bir yazar. Toplumun ve hayatın sıkıntılarına karşı, saf bir edebiyat Perec’inki.

– Umberto Eco’nun “Yorum ve Aşırı Yorum” kitabının önsözünü yazan Stefan Collini, “yazarın niyeti, okurun niyeti ve yapıtın niyeti”nden söz ediyor. Çevirmen de her şeyden önce “okur” olduğu için, yapıtı da kendince mi okuyor? Çeviri bir kitapta, “saf” olarak yazardan söz edebilir miyiz?

Yazarın niyetini yazardan başka kimse bilemez. Bütün bunlar kaçınılmaz olarak öznel açıdan ele alınmak zorunda, dolayısıyla iş iyice çapraşıklaşıyor. Bir kitabı okuduğumda ben kendi kavrayışımı ortaya koyuyorum. Elimden geldiğince ve yapıtın çerçevesinin içinde kalarak çeviri işini yapmam lazım. Ama kökende yatan öznellikten kurtulmak diye bir şey de yok.

– Bu da çevirmenin kendini biraz baskı altına almasını gerektiriyor sanırım. Çeviri sürecinde, “Ben olsam bunu böyle yapmam” dediğiniz oldu mu hiç?

Tabii. Örneğin Fransızcada bazı cümleleri peş peşe dizmek çok hoş olmuş. Ama Türkçede o etki yaratılmıyor. “Ben olsam bunu burada söylemem, üç sayfa sonra söylerim” duygusuna kapıldığım oldu, ama şaşmaz bir kural olarak sorunu hep paragraf düzeyinde halletme çabasına girdim. Çeviriyle ilgili sorunları kelime düzeyinde çözmek neredeyse imkânsız. Cümle düzeyinde çözmek, çevirmenlerin standart yolu. Ender olarak paragraf düzeyinde düşünerek sınırları genişletmeye çalıştığım oldu. Ama daha fazlasını yapmadım. Tersine, şiir çevirisinde bile yazarın orijinal sözünü yakalamaya çalışmanın çoğu zaman Türkçede de daha şiirsel bir etki yarattığını gözlemledim. Yazarın sözünü yakalamaya çalışmak, sadece sadık kalmak gibi bir etik pozisyon açısından değil, Türkçe daha anlaşılır, hoş şeyler söylemek açısından da faydalı oluyor.

– Çeviride kültürel sorunlara nasıl bakıyorsunuz? “Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?” adlı çevirinizde benim çok takıldığım “celle celaluhu” örneğine gelelim. Okuduğumuzun Perec olduğunu biliyoruz, kitapta yabancı isimler görüyoruz. Fransızcasında dinsel bir söylem var mı bilmiyorum ama sonuçta bu İslami bir söylem. Bu tür kültürel aktarımlara nasıl bakıyorsunuz?

Fransızcasında da çok dinsel, Tanrı’nın adı anılırken kullanılan bir tabir vardı. Onun kelimesi kelimesine Türkçeleştirilmesi, oradaki espriyi aktarmayacaktı. Metin açısından önde olan şey, Hıristiyanlığa referans vermesi değil. Amaç, halkın sık kullandığı bir tabiri kullanarak bir espri yaratmak. Sonuçta çeviri, standart bir tablodan bakıp sözcük seçebileceğiniz bir iş değil. Kelimelerin çağrışım alanı var, sesi var, cümle içindeki işlevi var, yaptığı küçük bir espri ya da söz oyunu var. Bunlardan hangisine öncelik vererek Türkçe karşılığını bulmaya çalışacaksınız? Bunun reçetesi de yok. Mesela bu kitapta askerlere karavanada çıkan bezelyeden söz ediyor. Ben onu fasulye olarak çevirdim. Çünkü orada önemli olan şey, bu yemeğin sıradanlığına vurgu yapmaktı. Mercimek demedim, bulgur pilavı demedim. Metinde gereksiz bir yerellik havası uyanmasını istemedim çünkü. Pekâlâ gözden kaçıp, kendini göstermeden de var olabilecek fasulyeyi tercih ettim. Kimi zaman sözlükte karşınıza çıkan ilk kelimeyle yetinmek uygun ve doğru oluyor. Kimi zaman da, şiir çevirisindeki gibi ölçüyü, ahengi düşünmek gerekiyor. Perec’in çevirdiğim iki kitabında da, birindeki gizli söz oyunları (“Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?”), diğerinde de “e” harfinin kullanılmaması (“Kayboluş”) nedeniyle tek tek bütün sözcükler üzerinde düşünerek çalıştım. Hedefini ıskalamış çeviri çabaları olabilir yer yer, ama üzerinde düşünülmemiş tek bir kelime yok ikisinde de.

 

Çeviride, bir sözü başka türlü söylemenin bin bir yolu bulunabilir. Farklı rotalar izlenerek aynı hedefe ulaşılabilir. Kutup yıldızını, yani yol gösterici olan yazarı unutmamak koşuluyla… Cemal Yardımcı, Georges Perec’in “hokuspokus”una yoldaşlık ederek “e” harfini kaybedivermiş, bahçedeki gidonları kromajlı pırpıra binip dere tepe düz gitmiş, LeGuin’in ütopyasına ortak olmuş. Dahası, bunların keyfini tek başına sürmek yerine, bizi de ortak etmeye niyetlenmiş. Bu güzel yolculuk için teşekkür ederiz…

Remzi Kitap Gazetesi, Aralık 2010